İste Hayat Bu Kadar Kısaydı…

Artık nefes alırken yoruluyorum
Yaşamak bir heyecandı eskiden;
Şimdilerde ise çile gibi geliyor bana
Aynaya bakmaya korkuyorum
Korktuğum yüzümdeki çirkinlik değil;
Yılların getirmiş olduğu bitkinlik,
Yorgunluk…
Ve beni eski halime yabancılaştıran bu yeni hal…
Dönüp baktığımda geriye,
Maziden kalan en güzel hatıralar çıkarken bir bir karşıma;
Bu yorgun bakışlarımı sorguluyorum
* * *
Önceleri heyecandan titrerdi ellerim; şimdi ise yaşlılıktan…
Düşünmezdim o zamanlar, o güzel günlerimin, o heyecan dolu yıllarımın, o güzelim gözlerimin, ellerimin, o kızıl saçlarımın ihtiyarlaşıp yerini şu son haline bırakacağını…
Oysa şimdi korkuyorum düşündükçe o cesur yürekli günlerimi…
Gittikçe yavaşlayan nabzım ve nefes almanın zorluğu ölümü hatırlatıyor bana
Ölümden de korkulur muymuş, Rabbe giden yolculukta?
Oysa gençliğime baktığımda, hatırlamazdım ölüme bu kadar yakın olacağımı O isyankâr halim, dünyaya hükmeden tavrım, bana geçen yılları göstermiyordu Daha çok, daha da çok yaşayıp günümü gün etmek, yarınlar kaygısı olmadan ânlara takılıp boş ve anlamsız geçen o gençlik günlerimin hesabını vereceğimi bilmiyordum
Yarınlar yoktu benim hayatımda…
Gelecek diye bir şey yoktu…
Ve geçmişimi sorgulamadığım gibi, nereden geldiğimi bilmediğim gibi, nereye varacağımı da bilmiyordum Bu dünyanın hevâsına takılıp kalmış, geçen ömrümün, yıpranan, biten bedenimin ve acı çeken ruhumun inleyişlerine bir mâna katmayacak kadar, yaşamak sadece nefes almaktı
Oysa yaşamak nefes almaktan ibaret değildi
Bu yorgun hayat çabuk bıktırmıştı beni
Artık sabah olmalıydı
Karanlık geceler yerini aydınlık günlere bırakmalıydı
Artık sabah olmalıydı…
Fakat “gece neye gebeyse onu doğurur” diyen Mevlana hazretlerinin sözü bir şimşek gibi aydınlatırken aniden zihnimi, düşündüm benim kaçmak istediğim gecenin neye gebe olduğunu…
Benim kaçmak istediğim gece, itirafı ne kadar zor olsa da dünya hayatımdı Ben bir an önce sabah olmasını istiyordum, yani ölümle gelecek olan ebedi hayatı…
Fakat tüm ömrü boyunca isyan ve küfür içerisinde olan bir insanın, gençlik yıllarını, o en verimli dönemlerini ALLAH’tan uzak, Peygamberinden uzak, Kitabından uzak bir şekilde geçirdikten sonra; kendinin ölüme değil; ölümün kendine yaklaştığını anlayınca ahirete hazırlanması ve onu arzulaması, onun için bir sabah mı olurdu; yoksa ebedi bir karanlık mı?
Evet, elbette ki tövbe denen bir olgu vardı ve ALLAH, sonsuz bir rahmete, mağfirete sahipti Affedebilirdi Lakin gençlikte yapılan amellerle şu son halimdekiler bir birinin yerini asla tutamazdı
* * *
Gece neye gebeyse, sabah o doğacaktı ve benim gecemin çok büyük bir kısmı karanlığa gebe olduğu için sabahım da kararacaktı
Beni bu kadar geç uyandıran bu müthiş duygu, kaynağını nereden alıyordu Bana son anlarımda da olsa bu hoş nefesleri aldıran gücün sahibi kimde ise, bir gün nefes aldıramayacak güne getiren de o olacaktı
İşte hayat bu kadar kısaydı…
Ya yeni doğan bir bebeğin gözlerini bile dünyaya açamadan yaşama veda edişi…
Ya genç bir bedenin yaşama doymadan toprağa girişi…
Ya da yılların verdiği yorgunluklara katlanan, göğüs geren ihtiyar bir bedenin korkarak hayata veda edişi…
İşte hayat bu kadardı…
İşte hayat bu kadar kısaydı
Aslolan hayat, gerçek hayat bizlere ahirete sunulacak olan ebedi hayattı Orada ne zamanın sınırlaması vardı, ne yaşlanma korkusu… Ne alnımız kırışacaktı, ne saçlarımız ağaracaktı, ne de geçen günler bize ölümü hatırlatacaktı Çünkü ölmek yoktu orda…
Sonsuz bir yolculuk ve onunla gelen bir güzellik vardı bu güzellikte rabbimin tüm mahlûkata sunmuş olduğu dünya nimetleri, bedeni ve akli olan güzellikler, bununla beraber ölümle başlayan ve ebedi olan bir yolculukta ahrete dair güzellikler…
Biz insanlar bu kadar güzellik ve müjdeden sonra neyi beklemekteyiz
Yaşamanın tadını çıkarmak için, yaşamı özümsemek gerekti sanırım ve yaşamayı bilmek… Aslında yaşamdan tad almak ve yaşamın keyifli, hoş güzel yanlarını bulmak çok da zor değil Biz insanların yapamadığı, beceremediği ve ona zor diye koşullandığı, yaşam ile mücadele etmeyi bilmemek
Yaşamın gizli koşulu yaşlanmak olsa da yaşlanırken genç kalabilmeyi ve içimizdeki güzellikleri kaybetmeden sabaha dahil olmayı başardığımız an şekillenecektir kaderimiz
Biz insanlar gerçekten kader oyunculuğunu çok iyi yaparız Kendimizi teslim ederiz
Acizliğin en ötesinde aciz yaşarız Mücadeleden değil; müdahale etmekten hoşlanırız Kaygı duymayız, kaygılarda boğuluruz Her şeyi şansa ve kısmete mâl edip kendimizi iyiden iyiye bırakırız tesadüfler yoluna ve hep takılıp durduğumuz engeller zincirine Hiçbir şey olağan değildir, her şey olağanüstü Olmaması gerektiğini düşünürüz, olmalı olan her şeyi Hep bir çıkar yol ararız Yolumuzdaki engelleri ve tuzakları görebilmek ve yıkabilmek varken

Yayınlandı:  on Kasım 8, 2008 at 9:18 pm Yorum Yapın
Tags: , ,

Namaz

Hatırlıyorum, bir tanıdığım, “Niçin namaz kılıyorsun?” diye sormuştu da,hemen cevap vermek yerine,
başka bir soru ile mukabele etmiştim:
“illetini mi öğrenmek istiyorsun, hikmetini mi?”
şaşırmış, “Bu da ne demek oluyor?” demişti.
şöyle bir açıklama yapmıştım:
“illet, hakiki sebep, demektir.Hikmet ise, gözetilen fayda ve menfaat.”
“şu hâlde illeti nedir?”
“ilahî emirdir, ben namazı sadece emredildiği için kılıyorum.”
“Ya hikmeti..?”
“Saymakla bitmez.
Ben, hemen aklıma gelenleri söyleyeyim.
Namaz, her şeyden önce, cehennem ateşinin kalkanı,kabir azabının siperi ve cennet kapılarının anahtarıdır.
Ebedî saadet, onun sonsuza uzanan bir meyvesidir.
“Namaz, kalbe gıda, ruha şifa, bedene sıhhat, vicdana ölçü, akla istikamet,iradeye kuvvet ve duygulara intizam verir.
“Namaz, hayatı disiplin altına alır, günahtan korur, manevî kirleri temizler.
Ruh, onunla nefes alır, huzur bulur, sükûna erer, Rabbine yönelir.
Manevî yükselişin merdivenidir namaz, bütün ibadetlerin özüdür.”
Ancak, bunların hiçbiri olmasaydı bile, ben namazımı yine kılacaktım.
çünkü, faydalar teşvik edici olabilir, fakat asla hakikî sebep olamazlar.
Onlar, önce istenilmez, belki sonra verilir.
O zaman söyleyemedim, dostuma şunları da söylemek isterdim:
“Namaz, imanımın ifadesidir, âcizliğimin, zayıflığımın,çaresizliğimin, kısacası, kulluğumun itirafıdır.
“Namaz, gözümün nuru, gönlümün göz bebeğidir.Dünyam onunla aydınlandı, hakikati onun ışığıyla gördüm,diğer varlıkların ibadetlerini onun ilhamıyla bildim.”
Secdedeki zilletimde izzetimi bulmuşum.
ALLAHa baş eğişim, başkasına baş eğmeyeceğime dair yeminimdir.
Alnım yeri öperken, ruhum da beni sayısız nimetlerle yaşatan rahmet elini öpmektedir.
__Namazda ben âlem olurum, âlem de ben olur.__

Yüce divanda kâinatın sözcülüğünü ederim. Dilsiz varlıklar, benim dilimde dile gelir.

“Seccade tahtım, secde saltanatım…
Kulluğum sultanlığımdır.”

Yayınlandı:  on Eylül 26, 2008 at 2:31 am Yorum Yapın
Tags: ,

Ey Sözümü İşiten Dostum

Ey Sözümü İşiten Dostum;
Söz, yürekten çıktığı zaman ancak yüreğe gider. Sen de sözlerini yürekten söyle. Sana söyleneni iyi dinle. Yürekten geleni al, keder vereni bırak. Güzele çağıranı al, boş olanı bırak. Rûhunun istediğini al, istemediğini bırak..
Hayat önemlidir. Neş’elen ve gül. Hüzünlen ve ağla. Ne yaparsan yap, ama ALLAH rızası için olsun yaptığın. Gördüğün göreceğin ALLAH rızası için olsun…
Sana rahmet veren Rahman’dır. Merhamet veren, şevk veren, ümit veren, sevinç veren, hüzün veren. Sana yoldaş olan Rahman’dır. İyi bil ki, hiçbir yerde bir başına değildin. Bundan sonra da olmayacaksın. Her zaman yanında olan Rahman’dır.
Asla üç şey olma. Ümitsiz olma. Şükürsüz olma. Sabırsız olma. Mevlâ’yı bilen ümidi bilmeli. O’nu bilen şükretmeli. O’na inananın sabırlı olmalı her ameli.
O seni terk etsin, peşinden koş git. O yüz vermesin, sen ona yalvar. Sana, bilmen gereken ve öğrenebileceğin en değerli şeyi haber vereyim mi? Sahip olabileceğin en kıymetli şey, imanındır. ALLAH’a inan, mutlu ol. O’na dayan, güçlü ol.
Kimsen yok mu? Sözünü dinleyen, acını paylaşan, sevgine sevgisini katacak, kimsen yok mu? Sen ister “şu var” de, ister “bu”, istersen “yok işte, kimsem yok” de;
hakiki bir dostun kesinlikle var. Sözünü dinleyen, acını paylaşan, sevgine sevgisini katan ebedî dostunu, Rabbini unutma!
Ey Sözümü İşiten Dostum;
Sözlerim bitti. Işığım söndü. Kandilim tükendi. Sen bana kulak ver de, sözleri bitmeyene, ışığı sönmeyene, kandili tükenmeyene kulak ver. O’nu sev. O’na kendini sevdir. O’nun sevdikleriyle doldur yüreğini.

 

Yayınlandı:  on at 2:21 am Yorum Yapın
Tags: , ,