Ey Nasiib ! Nerdesin ?!

Seni unuttuğumu mu zannettin de nefsimi ezdin ? Ezilirken bir cümle âlem düşecekti gece avluma. ‘ iyi… ALLAH(celle celalüh) istediğine kavuştursun…’ der gibi.Bu duâyla şeytanım nefes nefes kıskanacaktı. Bu temenniyle mezarım yerinden fırlayacaktı. Bu ağıtla gönlüm benden içre benden kendine gelecekti de yazacaktı…

Kalbime dokundun ey cân yüreğim ! Beni zârı zârı ağlattın. Elemim- kederim- beterim şahlandı ve geldim karşına. Beni dinleme keremcânını göstermen senin o yüce şânındandır. Ben ağlarken birisi sanki peydâ oldu. Anlatmaya başlamıştı…

Öyle gönüller var ki cehhenneme giderken geriye bakarlar. Onlara o öldürücü azab gelirken ’ acaba beni buradan çıkartan olur mu ?’ deyip geriye bakanlar olsun. İsterse cennete giderken bile ‘gönül’ dediklerine yandıkları ve merhamet ettikleri için geriye bakan canlar olsun. Ben bir şey fısıldamıştım geçen akşam kulaklarına. Biliyorum canını acıttım. Ve biliyorsun vatanımı ağlattın. ALLAH(celle celalüh)’ı (c.c) isteyen, gönülleri sevmeseydi …. ‘Sevmek’ aşkın ilk durağı. Varsın dünyada kalsın. Ancak ‘sevilmek’ aşkın âlâsı. O da ukbada şahlansın…

Eğer kalem elimde kalsaydı… Eğer ağıdım sende olsaydı… Eğer güneş sende doğsaydı… Eğer kamer bende olsaydı…. Eğer…. Lev…. ‘Lev edrii’ dedim. Lev edrii ! Kelimâtın perdesi yırtılsaydı alimâllah mürekkeb yağardım ! Ne perde, nede gönlümü alev alev şahlandıracak bir yerdeyim. Ne mezarda nede onun bir üstündeyim. Ne mezarım, nede taşım. Ne toprağım nede onun küçüğü ğubârım. Ben adını silbaştan edip bidâyetten başlayamamış bir Afyonî serseriyim ! Kâh şimâlde, kâh cenûpta, kâh garbda, kâh şarkta deli dîvâne gezinenim…

Susuzum… Açım… Uykusuzum… Yorgunum… Senin gönül kapından merhamet dilenirim eğer geriye dönüpte bakamazsam. Eğer bir daha kalemi elime alamazsam senin yüce meclisinden merhamet dilenirim. Eğer bu satırlara düşenler son kelimâtım olacaksa senden helâllik dilenirim.Senin gönül hânedânın benim ufkumda hep bayraklaştı. Bunda kimsenin şüphesi dahi olamaz.

Izdırap doluyken, sesim yer oldu tizden geldi, yer oldu kuyudan geldi. Kâh dağdan, kâh bağdan geldi. Kâh ovadan, kâh buradan…. Ben kendimi takipsiz îlân ettim. Zira kendimi takip edemez oldum. Söylediklerimi- düşündüklerimi târif edemez oldum. Karabasan hafakanı gibi bir hâl bu….

Eğer, ben seni üzdüysem sen benim nesîmi derimi yüz ! Fırlat beni yırtlanların-yılanların içine! Uçur boynumu kılıcının keskin yanıyla ! Ağlat gözlerimi gönlünün en can alıcı diliyle… Kırılmadım. Ancak kıvrım kıvrım kıvrandım. Bir sağa baktım. Bir sola! Kâh gözlerimi yerlerde aradım. Kâh aradığımla gözlerimi göklerde sandım. Tövbemi kâh geride unuttum. Kâh ileriye sakladım. Kâh af dilendim….

Kaderine ne haberler saldım. Fısıltılarımı ülkene azgın azgın salarken ben burada inan baygındım. Ne söylediğimin farkına varmadan söyledim. Duyduklarımın farkına varmadan…. Duyuldukları gibi….

Anladım ki Zât-ı İlâhi ne kıtaplara sığar nede mürekkebe. O Lâ Mekândır. O Lâ Zamandır. Âlim ALLAH(celle celalüh)’ı (c.c) duyandır (çalışandır). O İlâhi ilmi tadandır. O “Lezzeti” kan damarlarında dolaştırandır âlim. Alim ALLAH(celle celalüh)’ı (c.c) kalbine sığdırandır.

Senin için kitapları geri çevirdim. Bir tek iltifâtına ne sözler bağladım. Bağladım… Bağlandım. Elest ânımdaki hallerime kapıldım.Kelam benden olsun da mânâ senden olsun. “Kader” dedik te îmân ettik. “Keder” dedikte îlân ettik. Eğer aşksız keder olmasaydı mejnunlar “asya bâ sâfâ” çığlık atmazlardı. İyi ki elem var. İyi ki “Aşk” var. Hamd olsun ki elemsiz “Aşk” yoktur. Zira elemsiz aşkların sonu yokluktur. Öyle bir “Aşk” ki ne geçmişi kayda geçilmiş nede geleceği tahmin edilmiş. Fizik, kimya onun sınırsızlığının yanında zerrede bir zerredir. Öyle bir “Aşk” ki Lâ Yemût… Lâ Mekân! Lâ Vakt. Lâ …. Öyle bir “Aşk” ki Lâ İlâhe illâllah !

O halde öyle bir “Aşk” için geçtiğimiz yollarda, her çeşidinden elemler tadacaksak sevinelim.Acı verenler olsada tebessüm edelim. Sövenler, dövenler olsada gülelim. Biz gülerken ağlayalım. Ağlarken de dünyayı alaya alırcasına gülelim. Meselenin özü burada saklanıyor !

Sakla ! Sözlerimi sözlerinle akla. Ne alkışla ! Nede yargıla ! Gönlümden dökülenleri o candan gönlüne havale et. Oraya ben gelip zuhur edeceğim. Ne hayallerde nede hayallerden bir geride ! Ben orada gönlüne gözükeceğim. Sen beni orada karşılarken ben olduğum yere gömüleceğim. Sefer halindeyken rahmet olan karıncadan kim hesap sorabilir ki ?

Saat gecenin bilmem kaçı…Nasîb değilmiş sohbet içre sohbet olmamız. Nasib değilmiş O senin sancaktarlık yapmış olduğun bayrağın emniyet yamaçlarında kalmamız. Nasib değilmiş “Nur” ağabeylerimizle beraber olmamız. Nasib değilmiş o büyüğümüzün huzurunda çağım çağım ağlamamız. Nasib değilmiş müstakîm olmamız. Nasib değilmiş….

Ey Nasiib ! Nerdesin ?!

Nasib yoktu. “Adalette mi yoktu?” diye ne küfürlere girdim ! ‘Merhamet de mi yok?!‘ diye ne şirklere giriftâr oldum. Hâşâ, yer oldu “akıl denen de mi yok?” diye ne sözler sarf ettim! Sözlerim delhizlerden gelir gibi ellerimi titretir oldular. Acılarım elest hecesinden süzülür gibi ruhumu inletir oldular. O hengâmede senin cân gönlünü kırmış olmalıyım. Ancak sen beni affet. Affet ki kederlerim raksa kalksınlar. Sen merhamet et ki acılarım göğe uzansınlar.

Bana Nur ol ki ben güneşin olayım. Bana zırh ol ki bende kılıncın olayım. Bana kalem ol ki ilmin olayım. Bana bir söz ol ki kelâmın olayım. Bana bir vefâ ol ki rızân olayım. Bana bir dost ol ki bende sana hep dost kalayım…. Mekânımızın- hâl-i hazır memleketlerimizin hiç bir kıymeti-hududu olmasın bizde. Biz birbirimize konuşurken lâ mekân konuşalım. Birbirimizle görüşürken lâ zaman görelim…

“Lâ….. Lâ….. Lâ….. Ey Lâ…. Ey geriden görünürken Elif… Ey Lam-Elif !………….. “ Sukut etmişlerdi. Kimse sesini çıkartamıyordu. “Selam olsun” diye çığlık atanın cesaretine hasta oldum. Gıpta ettim. Nazarımı nazarına getirmeye çalıştım. Heyhat! Kime ne ! Cesâretimi toparlayamadım. Yıllar oldu…

“Gel” dedin de dâvetini elime alıp gelemedim. Zira öyle bir “davet” intizar ettim ki gelirken yol ağzında karbeyaz yücelere uçmak istedim. Gelirken seni öyle bir aldatayım ki “dünya dursun afallasın” dedim. “Gel ! Geeel ! “diye güm güm bedenimi inleten sesler meğer ki bir rüyaymış. Zira uyanıpta gelemedim. “Geliyorum” zannıyla göklere uçacağım günü gözlerime hala kestiremedim..

Öyle bir yolculuk olsun ki şeytana dudak uçuklattırsın. Yer gök afallasın.Öyle bir seferim olsun ki kendini pâdişah zanneden nefisler ağlasın! Seferimde ki kederlerim Aşk’ıma vasl olmam için rehberlik edeceklerse ne gam! Bana rehberlik eden kederlerim beni Aşk’ıma (c.c) kavuşturacaklarsa sözlerimi burada keserim……

Lâ … Lâ….Lâ… Lâ ilâhe illâllah. Muhammed Rasulullah (s.a.v)!

Ne mezâr idim… Ne taş… Ne toprak… Ben benden içre bir “Hub” olmak istemiştim. Ne kalem idim, ne kağıt… Ben benden içre bir “Cân” olmak istemiştim. Ben …. ben Ben’i (c.c) istemiştim…

Herşey hikâyeden ibâret(miş)!

Hudâ’ya (c.c) selâm-et…


Published in: on Kasım 10, 2008 at 5:00 pm  Yorum Yapın  
Tags: ,

The URI to TrackBack this entry is: https://gulyetimi.wordpress.com/2008/11/10/ey-nasiib-nerdesin/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: